Zamanın Evrimi

Zamanın Evrimi

Samimi bir itirafla başlayacağım; yazıya giriş yapmak hayatımın hem en huzursuz hem de en keyifli zamanlarından birisi. Bilgisayarımın üzerinden karşı duvara dalan gözlerim, çenemde gezinen ellerim bunun en yakın şahitleridir. Tahmin ediyorum ki yazma işine kalkışan hemen hemen herkesin yaşadığı bir şeydir. Kendimle veya başkalarıyla ilgili bu çıkarımları yaparken de düşünmeden edemiyorum; acaba tüm zamanlarda mı böyleydi yoksa fütursuzca hızlanan son üç yüzyılda mı daha dikkatimize değer hale geldi…

Artık zaman kıymetli! Bir yazıya giriş yaparken harcadığımız vakit bile, dünyamıza alacağımız insanı tanımaya çalıştığımız o anlar bile, ailemizle yemeğe ayırdığımız zaman bile, sevdiğimiz bir konuşmacıyı dinlediğimiz zaman bile, kedimizle oyun oynadığımız zaman bile, iyi demlenmiş bir kahvenin lezzetini almaya çalıştığımız zaman bile çok kıymetli. Sabahın ilk ışığından gecenin alacasına kadar geçen her zaman dilimi “sözde” o kadar kıymetli ki; bu kıymet karmaşasında hepsi ancak sonsuz bir vasatlık döngüsüne hizmet ediyor.

Gemiler yol alabilmek için rüzgârı beklerken

At arabaları, demirden domino raylara yenilmemişken

Kömür sadece karayken ve henüz elmas olmamışken

Kollarımızın yerini dişliler almamışken

Kısacası insanlık sanayi devrimiyle birlikte dinmeyecek bir girdaba kapılmamışken daha yavaş çürüyorduk…

Başlangıçta hızın akışkanlığıyla sanal bir sarhoşluk yaşamıştı belki insanlık; daha az çalışmanın, daha hızlı üretmenin ve daha rahat tüketmenin hayali başımızı döndürmüştü. Tüketme rahatlığının üretme hazzına galip gelmesi sinsi bir hastalık gibi sarmıştı insanlığın tüm vücudunu. Keşke bu hız sadece eşyaların kalitesini düşürseydi ama her geçen gün duyguların ve bizi insan yapan meziyetlerin kalitesini de düşürüyordu. Kimse bir dişli olmanın sinsi zehrine gözünü açmamışken daha büyük bir dişli olmanın hayaline gözünü açıyordu. Ve bu büyüyerek devam edecek bir hastalığın başlangıcıydı.

Makinelerin hızıyla yarışan bireysel ve sosyal çürüme…

Ahmet Hamdi Tanpınar ilk baskısı 1961 yılında yapılan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitabında şu muhteşem cümleye imza atmıştı: “Saatin kendisi mekân, işleyişi zaman, ayarı insandır; bunun için zaman ve mekân insanla vardır”

Böylesine derin bir cümleye yorum getirmeye çalışırken her zaman yüzeysel kalmaktan korkuyorum fakat söylemeden de edemiyorum, bu ayarı daha ne kadar bozacağız? Elimizdeki dakika ve saatleri biriktirmeye çalışırken avucumuzda hiçbir şey bırakmadığımızı ne zaman fark edeceğiz? Hayatımızın birkaç yılını kazanabilmek için birçok yılını harcadığımızı ne zaman farkedip bunu tersine döndürebileceğiz?..

Yavaşlamak

Zaman geçip arkamıza baktığımızda ise hüzünle görebiliyoruz ..

Yine bu metnin başındayken aklımdan çıkaramadığım Cioran’ın “Çürümenin Kitabı” eseri ve bu eserde geçen “Saatler boyunca başka saatleri bekleriz” cümlesi bir anıt gibi dikiliyor düşüncelerimin ortasına. Yaşadığımız anın özüne ulaşabilmek ve bunun tadını çıkarabilmek varken, sanki bir sonrası farklı olacakmış gibi sonu gelmeyen bir çıkmaza sürüklüyoruz kendimizi. Zaman geçip arkamıza baktığımızda ise hüzünle görebiliyoruz ancak geçen saatlerin ve zamanın boşluğunu.

Yaşantımızı, işimizi, ilişkilerimizi, zamanımızın her zerresini kapsayan vahşi ve çürümüş bir sistemin içerisinde öze odaklanabilmek ve buna sahip çıkabilmek zor görünüyor; fakat varolmanın uzun yoluna ancak bu paslanmış döngüyü kırarak çıkabileceğimize inanmak bu mücadelenin her aşamasını haklı kılıyor.

Yazma sürecimde bana en çok eşlik eden müzik:

  Sleep Dealer – Bleeding Heart

Bu Yazıyı Paylaş

Emre Değirmencioğlu

Aytink.com Yazarı // Psikolojik Danışman - Eğitim ve Kariyer Danışmanı