Güneşli Bir Fantastik Komedi: Güneşin Oğlu

Güneşli Bir Fantastik Komedi: Güneşin Oğlu

Paylaş

Arabayı petrol istasyonuna her çektiğinizde “fulleyelim” ya da “50 liralık, 100 liralık” dediğiniz şeyin, deponuzun içine dolan, yerin altında depolanmış güneş enerjisi olduğunu biliyor muydunuz? Aslında durum sadece mazot, benzin için değil doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtların hepsi için geçerli.. Yerin altına da girmeye gerek yok, tek başına güneş ışınları önemli (önemli olduğu kadar da temiz ve yenilenebilir) bir enerji kaynağı…

 Güneşin oğlu film incelemesi

Arabanız, dolayısıyla doldurmanız gereken bir deponuz yoksa ya da iklim değişikliği, sera etkisi gibi küresel çevre sorunlarına ilgi duymuyorsanız bile (yani sizi bu iki yerden de yazıya çekemiyorsak) en azından güneşli bir sabaha uyanmanın, gümüş karası bulutlarla kaplanmış loş bir güne uyanmaktan çok daha ‘enerji verici’ olduğunu hepimiz teslim ederiz. İşte “Güneşin Oğlu” adlı film, izledikten sonra, güneşli güzel bir güne uyanma hissi veren (yabancıların “feel-good” dedikleri tarzı andıran), kara komediye çok meyletmeyen, güneşli bir komedi filmi… Ayrıca, senaryosunu yazıp filmi yöneten Onur Ünlü’nün sinemasına da bi’nevi giriş filmi. (şahsen, ben yönetmenin diğer filmlerini bu filmden sonra merak etmeye ve izlemeye başladım.)

Film; emekli edebiyat öğretmeni Fikri Şemsigil’in (Köksal Engür) çevresinde dönse de, onun hayatından ziyade etrafındaki insanların hayatlarını izliyoruz zira Fikri Bey (Amca) durmadan bedenden bedene gezen/giren bir ruha sahip (!). Aslında, filmin konusu da bu.. İnsanlar sadece yıldız kaydığında dilek tutacak değiller ya (kaysın diye boynum ağrıyana kadar gökyüzüne baktığımı bilirim).

Bu sefer Big Bang’ten bu yana gerçekleşen en büyük güneş tutulması, dileklerin gerçekleşmesini sağlıyor. Şöyle ki; yaşlanmadan ve yaşlılıktan dertlenen, hayatı her gün güneşin doğup~batması gibi/kadar rutin, komşularını gözleyen (ve de kıskanan) Fikri Bey aynı gün içinde, şair komşusu Alper Canan (Haluk Bilginer), çalışkan bir üniversite öğrencisi Ahmet (Ahmet Kural), askıcı Burak (Tansu Biçer), kiralık katil ve aynı zamanda paradoksal olarak filmde sürekli öldürülen maktul (Bülent Emin Yarar) ve nihayetinde güneş tutulmasını ve ruhların yer değiştirmesinin nedenini bilen bilim insanı Nevzad Trabzon (Levent Öktem) oluveriyor. Fikri Bey’in isteği bu kadar çok beden gezmek, türlü badireler atlatmak mı? Değil elbette ama gezdiği bu bedenler onu dilediğine yaklaştırıyor: Şule (Özgü Namal).

Yazarın Bir Önceki Yazısına Göz Atmak İsteyebilirsin

12 Maymun: ‘90’lardan Bir Virüs Filmi…

Yaşam ile ölüm arasındaki en (can) sıkıcı evrede, yaşlılıkta olan Fikri Bey’in hayallerini süsleyen kişi, karşı komşusu Şule.. Filmde pek çok bedene girmekle, Şule’yi çok farklı açılardan görebiliyor, Fikri Bey. O kadar istiyor ki onu, nihayetinde ruhunu onun da bedeninin içine sokmak istiyor. Başarabiliyor mu, peki? Yanıtı filmde fakat şu söylenebilir ki Şule’nin peşindeyken eşi Saadet’ten (Hümeyra) oluyor.

Bir güneş tutulması sonrasında, insanların ruhlarının yer/beden değiştirdiği fantastik bir komediden hayata ilişkin nasıl bir sonuç çıkarabiliriz (çıkarabilir miyiz)? Bu soruyu sormamın sebebi, her ne kadar güneşli bir komedi filmi olsa da, “Güneşin Oğlu” hayat üzerine düşünmeye de sevk ediyor.

Ben, filmi bu yazıyı yazmak üzere yağmurlu bir günde tekrar izledikten sonra, “fani” ile “fena” kelimelerinin aynı kökten türediğini tekrar düşündüm. Gelip geçici olan fena fakat fena şeyler de gelip geçici… Yani, film gibi güneşli, iyimser bir sonuç çıkarmış oldum. Hazan bulutlarının güneşi perdeliği bu günlerde (acaba “hazan” ile “hazin” de mi aynı kökten türeyen iki kelime?), umarım siz de güzel düşüncelerle izlersiniz bu filmi.. Şimdiden iyi seyirler!

 

(P.S.: Afişe aldanmayın, 7 Kasım’da filmi görebilmek için, 12 yıl öncesine gitmek gerekiyor!)

Bu Yazıyı Paylaş