American Beauty: Ölümle Sonuçlanan Bir Yeniden Doğuş Hikayesi

American Beauty:  Ölümle Sonuçlanan Bir Yeniden Doğuş Hikayesi

Yaşamak”, diyordu bacağı kırıldıktan sonra futbolu bırakan şair, “seni seviyorum demenin başka türlüsü…

Bu yazının konusunu yaşamayı çok seven, fakat yaşamı sıkıcı işi, iş-kolik karısı ve ergenlik problemleriyle boğuşan kızı tarafından ‘mahvedilen’ bir adamın neredeyse son bir senesine veyahut ana karakterin ölümü ile sonuçlanan bir ‘kişisel rönesans’ denemesine odaklanan “ American Beauty ” filmi oluşturuyor…

American Beauty Öyle Böyle Bir Film De Değil Hani

via GIPHY

Öyle böyle bir film de değil hani “Amerikan Güzeli” (ki bu aslında bir çiçeğin ismi..) Yaşadığımız milenyumun ilk senesinde (yani tastamam 2000 yılında) en iyi film, en iyi senaryo, en iyi sinematografi, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen dallarında Oscar almış bir yapım. Oscar almak bir filmi tek başına iyi yapmıyor elbette ama filmin “Green Mile” (Yeşil Yol) ve “The Sixth Sense” (Altıncı His) gibi çok iyi rakipler arasından en iyi olarak seçildiğini, başrolde oynayan Kevin Spacey’nin ise, Russell Crowe, Sean Penn, Danzel Washington gibi aktörleri geride bırakarak Oscar heykelciğini kaldırdığını söylersek sanırım filmin değeri ortaya çıkar. ‘Değer’ derken de kastettiğim şey, evrensel bir duruma gönderme yapmak… Filmin ilk bakışta görünen göndermesi “orta-yaş krizi” (mid-life crisis) olsa da filmde görünmeyen pek çok gönderme olduğu söylenebilir.

 

Kendini özlemek ve kendine dönmeye çalışmak.

via GIPHY

Evet, filmin ana karakteri Lester Burnham (Kevin Spacey) 40’larının başında ve çok mutsuz ama onu öldüren mutsuzluk değil,  emekli albay komşusu… Filmin sonunda karakterin öldüğünü biliyorsunuz artık, fakat filmi izlerseniz bunu daha birinci dakikadan öğreneceksiniz zaten.. Açılışta da kapanışta da Lester (dış ses olarak) bize ölümünden bahsediyor; öleceğini söylüyor. Dolayısıyla, önünde sonunda ölüm olan film, 2 saat 2 dakikalık bir hayat hikâyesi haline geli(ve)yor. Hayat hikâyesi derken de aslında Lester’in özlediği hayatına yine-yeniden dönme çabasını anlayabiliriz… Hatta bunu, yukarıda belirttiğimiz şekliyle, karakterin “kişisel bir rönesans” denemesi olarak da adlandırabiliriz..

Hepinizin bildiği gibi, Rönesans (ki kelime anlamı ‘yeniden doğuş’), Avrupa’nın Ortaçağ’da sırtını çevirdiği eski felsefi, sanatsal, politik kaynaklara yine-yeniden yönelmesidir. Rönesans, bir nevi Avrupa’nın ‘kendine dönmesi’ olarak tariflenebilir. İşte Lester Burnham’ın da başına gelen şey bu: Kendini özlemek ve kendine dönmeye çalışmak. Sadece kendini mi, sadece kendisine mi? Eskiden âşık olduğu ama şimdi işinden ve bahçesindeki çiçeklerden başka bir derdi olmayan karısını da özlüyor… Bir zamanlar havalara fırlatarak sevdiği ama büyüdükçe ondan nefret eden kızını da özlüyor… Ve bunu durup dururken de yapmıyor. Lester’ın da bir ‘anı’ (momenti) var.. Tıpkı adı tembellikle özdeşleşen roman kahramanı Oblomov’un kitabın 200~bilmem~kaçıncı~sayfasında ancak âşık olduktan sonra yatağından kalkması gibi, Lester da Angela’yı görünce (âşık olmasa bile) bahsettiğimiz ‘kriz’e giriyor.

Yeniden doğmaya çalışırken, ölmek ..

İhtiyaçların kendileri kötü şeyler değildir. Kötü olan ya da kriz çıkaran onların giderilmemesidir. Lester’ın en önemli ihtiyaçları aidiyet, sevmek ve sevilmek… Orta-yaş krizinin çekirdeğinde bu ihtiyaçlarının giderilmemesi var. Peki kızının (evet kızının) arkadaşı Angela bu krizin çözümü mü? Elbette ki, hayır (!). Lester zaten en başından imkânsız bir şey olduğunun farkında… Onun Angela’ya duyduğu ilgi (ki bu ilgi yüzünden kızının nefreti katlanarak artıyor) sadece Lester’ın içinde olduğu krizle yüzleşmesini sağlıyor. Kendine duyduğu özlemi, kendine dönmekle gidermeye çalışan karakter, bir zamanlar yaptığı şeyleri tekrar yapıyor, yapmaya çalışıyor. Örneğin, bunlar için gerekli zamanı sevmediği işinden istifa ederek sağlıyor.. Tekrar spor yapıyor.. Tekrar müzik dinliyor..

Karısını tekrar sevmeye çalışıyor.. Kızını tekrar kucaklamaya… Lester’ın son anlarında, Angela’ya en yakınken bile, ona kızının nasıl olduğunu sorması durumu aslında özetliyor. Nihayetinde Lester, yeniden doğmaya çalışırken, ölüyor. Geriye nasıl ve neden öldüğü kalıyor. Bunu siz filmi izlediğinizde göreceksiniz. Belki Lester’a acıyacaksınız. Belki de ona üzülmeyeceksiniz… Fakat hepiniz zamanın, hayatın nasıl da çabuk geçtiğini düşünüp iç geçireceksiniz.

Herkese mutlu ve sağlıklı yıllar diliyorum…

Bu Yazıyı Paylaş